Osmanlıca imla (twitter)



İnternet üzerinde sosyal hesaplarla da ciddi projelere imza atmış olan Hayrat Vakfı'nın ARGE ekibi yeni bir projeyi daha bugünlerde takipçilerine duyurdu. Osmanlıca'nın gündemde olduğu şu günlerde @osmanlicaimla Twitter hesabı yardımıyla yazılışlarını bilemediğiniz kelimelerin Osmanlıca yazılışlarını öğrenebilirsiniz. Şimdilik kelime bazında çalışan hesap, kendisine yazdığınız Latince kelimeleri otomatik olarak Osmanlıca'ya çevirerek size cevabını yazıyor. Örnek kullanım: "@osmanlicaimla Merhaba"
Bir Twitter hesabınız varsa programı hemen deneyebilirsiniz. Bunun için @osmanlicaimla hesabını takip edebilir, kelimelerinizi sorabilirsiniz.
Hayrat Vakfı Araştırma ve Geliştirme Ekibi'ne (ARGE) teşekkür ederiz. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Hayrat Vakfı'nı Twitter'da takip etmek için: @hayratvakfi


etiketler , , , ,

Osmanlıca Rehberi (Giriş ve Müredat)



Tekin Açıkel Tarafından 2009 Yılında hazırlanan OSMANLICA METİNLERİ OKUMAYA GİRİŞ adlı dosyaya ulaşmak için tıklayınız
Alternatif link için Tıklayınız

Tekin Açıkel Tarafından 2010Yılında hazırlanan OSMANLICA METİNLERİ OKUMAYA GİRİŞ ( MÜFREDÂT )
Dosyaya Ulaşmak için Tıklayınız


etiketler , , ,

İstanbul Üniversitesi

Eski isimleri:
Medarisi Semaniye ve Fatih Darüşşifası (1453)
Darülfünûn (1846)
Darülfünûn-i Osmani (1869)
Darülfünûn-ı Sultani (1873)
Darülfünûn-ı Şahane (1900)
İstanbul Darülfünûnu (1924)

Ortadaki Büyük Yazı
Daire-i umur-u askeriye
Anlamı: Genel Kurmay Başkanlığı

Sağda: Fetih Suresi 1. Ayet-i Kelime:
إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا

Anlamı: Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.
Solda: Fetih Suresi 3. Ayet-i Kelime:
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا

Anlamı: Ve biz (Allah c.c.) sana aziz bir zaferle yadrım etsin.



500 TL üzerinde İstanbul Üniversitesi Resmi

  

etiketler , ,

Tuğra

Türk Dünyası’nda Tuğralar ve Osmanlı Padişah Tuğraları
Tuğra nedir?
Divanü-lügât-it-türk’de Tuğranın aslı Oğuzca “Tuğrağ” olup bunun hükümdarın basılmış nişanı olduğu ifade edilmiştir. Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaşmıştır. Türkçe olan tuğranın Farsçası nişan (alamet, iz, işaret) ve Arapçası tevkî (etki, iz bırakma, buyurma)’dir. Yazılı belgelerdeki ifadelerden Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçukluları’nda da –kavisli- tuğraların varlığını öğreniyoruz. Ancak şekillerini ancak Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılar’da görmekteyiz. Beyliklerde bilinen en eski tuğra resmi Saruhan oğlu İshak bey’in (776 H. 1374 M.) tarihli gümüş parasında vardır (1).
Tuğra Büyük Selçuklular’dan Eyyubiler aracılığı ile Memlûklere geçmiştir. Ancak Memlûklerdeki tuğralarda da hükümdarın ve babasının ismi tuğrada var olmakla beraber kavisler yerine, bir satıra yazılan yazıda abartılı miktarda keşidelere (harf uzantısı dikey çizgiler) ağırlık verilmiştir. Memlûklerde tuğra, ilgili belgeler üzerine yazılmaz; önceden yazılıp kesilmiş tuğralar belgenin üzerine yapıştırılırdı (1).
Osmanlılarda Tuğra
Osmanlılarda da Tuğra, sultanların gözalıcı kaligrafik nişan, alamet veya arması, bir çeşit imzasıdır. Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua ibaresini içerirdi. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah bin Selim şah han el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra bizatihi sultan tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğrâî veya tuğranüvis veya tevkiî denilen görevlilerce yazılırdı. Yetkisiz tuğra çekilemezdi. Tuğralar bazı sultanların mühürlerine de kazılmıştır.
Osmanlılarda gereği halinde sınır boylarındaki eyaletlerde bulunan vezirlerin aradaki mesafenin uzaklığına ve siyasi nedenlere bağlı olarak önemli konularda tuğra çekmelerine izin verilmiştir. Tuğrakeş vezir denilen bu eyalet valilerinin tuğra çekmek yetkileri Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın sadaretine kadar devam etmiş ve onun son zamanında kaldırılmıştır 1640-43 M.) (1).
Osmanlı tarih belgelerinde geçen “tevki-i hümâyun” “tevki-i refî” “tevki-i refi-i hümâyun” “nişân-ı şerif-i âlîşân-ı sultanî” “tuğrây-ı garrâ” “tuğrây-ı garrây-ı sâmi mekân-ı hâkanî” “nişan-ı hümâyun” “tuğray-ı meymun” “misal-i meymun” “misal-i hümayun” “nişan-ı şerif-i âlîşan” “alamet-i şerife” gibi deyimlerin hepsi de tuğra demektir. (1)
Hükümdar ve şehzade tuğralarından başka vezir-i azamın ve eyaletlerdeki vezir, beylerbeyi ve sancak beylerinin hükümet ve eyalet işlerine ait belgelerde imza yerine geçmek üzere tuğrayı andıran “pençe” tabir edilen alametler kullandıkları görülmektedir. Bunun Osmanlılar’da hangi tarihte başladığı ve Osmanlılar’dan önce de kullanılıp kullanılmadığı belli değildir. Pençe, yazılan şahısların derece ve önemlerine göre belgenin sağ kenarının başına veya ortasına veya imza yerine belgenin sonuna Arap harfleri ile çekilirdi. Eğer belge batı dillerinden biri ile yazılmışsa o zaman pençe belgenin sol tarafına çekilirdi. Pençeler tuğradan farklı olarak tek kavislidir. Çift kavis ancak tuğralarda olup başkaları çift kavis çekemezlerdi. Sadrazamların buyuruldularına pençe koymaları 19. yüzyıl ortalarından sonra yerini resmi mühüre bırakmıştır. Vezir-i azam, vali ve beylerbeylerinin pençe ve resmi mühür ile onayladıkları emirlere “buyuruldu” denilirdi (1).
En eski Osmanlı tuğrası ikinci Osmanlı sultanı Orhan Gazi’ye aittir. Bu tuğrayı taşıyan iki belge bulunmuştur (2). Birinci sultan Osman Gazi’ye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır. (Ancak duyumlarımıza göre Osman Gazi’ye ait bir tek sikke (para) bulunmuştur ve bunda "Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp" ifadesi yer almaktadır).
Tuğraların büyük Selçuklulardan Anadolu Selçukluları ve beylikleri aracılığı ile Osmanlılara geçtiği kabul edilmektedir (1). Tuğralar, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde kullanılmış, hat sanatında bir kol olmuş ve resmi görevini tamamladıktan sonra tarihe mal olmuştur (3). Halen hat sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak yaşatılmaktadır.
Önceleri ahitname, name-i hümayun, berat, menşur ve fermanlar gibi pek çok resmi evrak üzerine resmiyet kazandırmak için çekilen tuğra daha sonraları hükümdarlık (hanedan) sembolü olarak paralarda ve yine bu ilk devirlerde (onbeşinci asır) defterhane defter ve kayıtları başında ve daha sonra ise bir arma olarak bayraklar, pullar, senetler, nüfus tezkereleri, pasaportlar, resmi abideler, resmi binalar, savaş gemileri, çeşmeler, imaretler, camiler ve saraylarda da kullanılarak genelleşmiştir (1).
Tuğra Türklere özgüdür. Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey tuğraya benzer, ne de tuğra herhangi bir şeye (4). Her tuğrada bir yandan alışılmış tuğra şeklini korumak, diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille barıştırmak. Zor bir sanat. Osmanlılarda Orhan Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçalarla tuğraların estetik evrimini izlemek çok ilgi çekicidir ve bu haliyle tam Osmanlı tuğra serisi bir sanatın tarihinin 600 yıllık film şeridi gibidir.
İlk yirmi kadar Osmanlı tuğrasının sanatsal açıdan olmasa da tarihsel açıdan önemi vardır. Yalnız bunlar içinde yedinci padişah Fatih’in ve onuncu padişah Kanuni’nin tuğraları kendilerinden önceki ve sonrakilere göre estetik ve şekil açısından birer sivrilme yaparlar.
Tuğra simgesel anlamı ile belgelerin başında yer alırdı, sonunda değil...(4)
Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı tuğrasının sahibi Orhan Gazi’nin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur (3).
Belge üstündeki tuğranın büyüklüğü belge kağıdı ile yazıların durumuna bağlı ve bunlarla uyumlu olurdu. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak usulü sonradan meydana çıkmıştır (1)
Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır. Sanatsal tuğra tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.
Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu. Bir Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da kısaltır (3).
Tuğralar içinde en mükemmel tuğra Hattat Sami Efendi tarafından yazılan II. Abdülhamid tuğrası kabul edilmekte ve sayın Prof. Dr. Uğur Derman bu tuğra için “Tuğraların Padişahı” demektedir (5).
Tuğraların okunabilmesi tüm Osmanlı tuğralarının bir araya getirilmesi ile mümkün olmuştur. Bu meyanda Suha Umur’un çalışmaları takdire şayandır, eseri bize yol göstermiştir, kendisini en iyi dileklerimle zikrediyorum.
TUĞRANIN BÖLÜMLERİ
1- Sere (Kürsü): Tuğranın en altında bulunan ve asıl metnin (padişah ve babasının adı, ünvanları ve –el- muzaffer daima duası) yazılı bulunduğu kısımdır.
2- Beyze’ler (Arapça: yumurta): Tuğranın sol tarafında bulunan iç içe iki kavisli kısımdır.
3- Tuğ’lar: Tuğranın üstüne doğru uzanan “elif” harfi şeklindeki uzantılardır. Her zaman elif değillerdir. Bazen harf de değillerdir. Yanlarında yer alan flama şeklindeki kavislere “zülfe” denir.
4- Kollar (hançere): Beyzelerin devamı olarak sağa doğru paralel uzanan kollardır.
Bazı tuğralarda sağ üst boşlukta ilgili padişahın “mahlas” veya sıfatı da görülür.

 
Olgunlaşmış bir tuğrada iki beyze ve üç tuğ yer alır. İçerik metni bunları karşılamazsa bazı tuğralarda esas metinle ilgili olmayan şekiller de yer alır ki, bunlar klasikleşmiş tuğra şeklini korumak ve kendinden önceki tuğraya benzetebilmek için eklenmişlerdir. Bir anlam ifade etmezler (1).

Yazı mı tura mı?
Eski paraların değerini gösteren kısmına yazı, tuğralı yüzlerine de tura denerek kolay kur’a çekimi için kullandığımız “yazı mı tura mı?” deyimi buradan çıkmıştır.

Kaynak: www.tugra.org



etiketler , ,

Osmanlıca Font


etiketler , , ,

Osmanlı Türkçesi


Oğuz Türklerinin Anadolu’da oluşturdukları dil “Batı Türkçesi”, “Batı Oğuzcası”, “Türkiye
Türkçesi” gibi adlarla anılmaktadır. Batı Türkçesinin 13. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına
kadar süren uzunca bir dönemde Anadolu’da gelişen yazı diline “Osmanlı Türkçesi” denir.
Üç döneme ayrılan Batı Türkçesinin ilk dönemine Eski Osmanlıca, Eski Türkiye Türkçesi
veya Eski Anadolu Türkçesi adları verilir. Bu dönem Anadolu Selçukluları, Beylikler Çağı
ve Osmanlı Devletinin İstanbul’un fethine kadar olan zamanı içine alır. Sözü edilen dönem Osmanlının kuruluş dönemidir.
İkinci dönem, Klâsik Osmanlı Türkçesi adıyla anılmakta olup 15. yüzyılın ortalarından 19. yüzyıla kadar devam eder.
Üçüncü dönem ise “Yeni Osmanlı Türkçesi” adıyla anılmakta olup Tanzimat’tan 1908’e
yani ikinci meşrutiyete kadar gelir. Daha sonraki dönem ise “Yeni Türkiye Türkçesi” olarak adlandırılır.
Osmanlı Türkçesi döneminde bilhassa Arapça ve Farsçadan alınan kelime ve gramer
unsurları, Anadolu’da yaşayan farklı dillerden etkilenmeler vb. sebeplerle dil bir hayli gelişmiş ve değişmiştir. Sözü edilen dönemde, Türkçe yönünden sade anlaşılır metinlerin
yanında Arapça ve Farsça unsurlarla dolu belli bir kesimin anlayabileceği metinler de yazılmıştır. Hem manzum hem de mensur olarak yazılan metinlerde sade, orta ve süslü dillerle eserler telif edilmiştir. Dinî metinler sade ve orta seviyede bir dille kaleme alınırken
edebî metinler her üç seviyede de kaleme alınmışlardır. Bunların dışında Özel kalıpları ve
formülleri olan resmî belge dili de vardır. Resmî dille yazılan metinler diğerlerinden farklılık arz eder. Şurası unutulmamalıdır ki Arapça Farsça unsurların çok yaygın olduğu metinlerde bile Türkçe cümle yapısı ve gramer hususiyetleri hâkim olmuştur. Ayrıca farklı
dillerden alınan unsurlar bir şekilde ve zaman içinde asli hüviyetlerinden uzaklaştırılarak
Türkçeleştirilmişlerdir. Böylece Osmanlı Türkçesi Türk tarihi içinde dünyanın en zengin;
ifade gücü ve ahenk özelliği en yüksek dilleri arasına girmiştir.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2381

etiketler , ,

Mesnevi

1. Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
    Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

2. Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
    Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan
erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.

3. Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
    Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk

İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyle
şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim.

4. Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
    Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş

Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse,
orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.

5. Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem
    Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem

Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum. Bedhâl (kötü huylu) olanlarla da, hoşhâl (iyi huylu) olanlarla da düşüp kalktım.
6. Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
    Vez derûn-i men necüst esrâr-i men

Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu.
İçimdeki esrârı araştırmadı.

7. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
    Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nûr, her kulakda onu işitecek kudret yoktur.
8. Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
    Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst

Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir. Lâkin herkesin rûhu
görmesine ruhsat yoktur.

9. Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
    Her ki în âteş nedâred nîst bâd

Şu neyin sesi âteşdir; havâ değildir. Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.
10. Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd
      Cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd

Neydeki âteş ile meydeki kabarış, hep aşk eseridir.
11. Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
      Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd

Ney, yârinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri,
bizim nûrânî ve zulmânî perdelerimizi -yânî, vuslata mânî olan perdelerimizi- yırtmıştır.

12. Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
      Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd

Ney gibi hem zehir, hem panzehir; hem demsâz, hem müştâk bir
şeyi kim görmüştür

13. Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
      Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned

Ney, kanlı bir yoldan bahseder, Mecnûnâne aşkları hikâye eder.
14. Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
      Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst

Dile kulakdan başka müşteri olmadığı gibi, mâneviyâtı idrâk
etmeye de bîhûş olandan başka mahrem yoktur

15. Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
      Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd

Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mahrûmiyyetten ve ayrılıktan hâssıl olan ateşlerle arkadaş oldu –yânî, ateşlerle,
yanmalarla geçti.

16. Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
      Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist

Günler geçip gittiyse varsın geçsin. Ey pâk ve mübârek olan
insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol!..

17. Herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd
      Herki bîrûzîst rûzeş dîr şüd

Balıktan başkası onun suyuna kandı. Nasibsiz olanın da
rızkı gecikti.

18. Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
      Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm

Ham ervâh olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar.
O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.

etiketler , , ,

Ney

Mesnevi'de Ney

Mesnevi ilk 18 beytinde neyden bahseder sonraki 6 cildinde de bunu açıklar. Burada ney sembolü altından bir dünya görüşü ve bir medeniyet anlatılır. Neyzen olmakla bu dünya görüşünü öğrenmeye de talip olmak da ilişkilendirilmektedir.
Dinle neyden kim hikâyet etmede
ayrılıklardan şikayet etmede 
                                           Mevlana

 


etiketler , ,

Alak Sûresi


سُورَةُ الْعَلَقِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ ﴿١﴾ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ ﴿٢﴾ اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ ﴿٣﴾ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ﴿٤﴾ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ ﴿٥﴾ كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ ﴿٦﴾ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ ﴿٧﴾ اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ


Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak" dan yarattı. ﴾1-2﴿ Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. ﴾3﴿ O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. ﴾4-5﴿ Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ﴾6-7﴿ Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.


Kaynak: kuran.diyanet.gov.tr

etiketler

Neden Osmanlıca ?

Farklı bir dil öğrenmek isteriz.İllgimiz,isteğimiz ve en önemlisi de merak dürtüsü varsa kolayca bir dil öğrenebiliriz.”Bir dil bir insan” sözü ikinci bir kişi olabileceğimiz için sevindirir bizi.Kariyerimizi artırır.İnsanların önünde bir adım önde gitmemize neden olur?
Günümüzde en yaygın diller arasında İspanyolca, İngilizce ve Japonca vardır. İnsanlar harıl harıl bu ve benzeri dilleri öğrenmek için çaba sarfediyor,emek veriyor,para akıtıyor. Şunu da tavsiye etmeden geçemem; mutlaka yabancı bir dil öğrenmek için gayret gösterin. Güzel olmasaydı Efendiler Efendisi(sav), Süryanice öğrenmesi için bazı sahabe efendilerimizi görevlevlendirir miydi hiç ?
600 yıl dünyaya hükümdar olmuş insanların evlatlarıyız biz.Padişahlarımızın isimlerini duyunca,zikredince ne büyük onur duyuyoruz değil mi? Adaletleriyle,eğitimleriyle,sosyal yapılarıyla,ticaretleriyle...Kocaman bir şükür çekiyoruz,böyle maneviyatlı insanların evlatları olduğumuz için. Değil mi? Özellikle de eğitim alanında yapılan güzel çalışmalar gözlerimizi kamaştırıyor.Halk dili,resmi dil,edebiyat dili…Arapça,Osmanlıca,Farsça.Farklı farklı…Ne kadar çok seslilik…Ne kadar güzel bir kültürel birikim…Hele bir de padişahlarımızın bildikleri dil sayısı.Hemen hemen bütün padişahlarımız birden fazla dil biliyor.Mesela,Fatih Sultan Mehmet tam 7 dil biliyor.Peki ya bizler?Lâtin alfabesinin(Türkçe) yanında ne biliyoruz? Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi Tarzanca İngilizce… Onu da tam bilenimiz sınırlı.Ama çok iyi öğrenmek gerekir.
Niçin İngilizce,Almanca,Japonca gibi dünya dillerinin yanında OSMANLICA’yı öğrenmeyelim?Öğrenirsek çok şey kazanacağız.Tarih kitaplarında ve ilkokuldan bu yana tarih derslerimde bir isim duydum;Osman Bey.Osmanlı Devleti’nin kurucusu.Adını devlete veren isim….Tarihe damgasını vuran Osman Bey….O’na karşı vefa borcumuzu ödeyeceğiz.Bu dil bizim tarihimizin dili…O’na sahip çıkmalıyız.Sonra Osmanlıca,Kuran harfleri…Rabbimizin harfleri ile daha yakından haşır neşir olabileceğiz.Çünkü,Kur’an-Kerim’e sadece abdestli iken dokunayım,okuyayım deyip şeytanın erteleme tuzağına düşmekten kurtulacağız.Osmanlıca ile heran her zaman meşgul olabileceğiz.Diğer yandan Osmanlıca öğrenmeye bir ilim gözüyle bakarsanız sevap cihetiyle de inşallah kazanan olacağınıza inanıyorum.
Şu hadis bize yol göstecektir: Ebu Abdullah İbnu Amr radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bir gün, hücrelerinden birinden çıkıp mescide girmişti. Mescidde ise iki halka vardı. Birinde halk, Kur'ân okuyor, Allah'a dua ediyordu. Diğerindekiler ilim öğrenip ilim öğretmekle meşguldü. Aleyhissalâtu vesselâm: "Her ikisi de hayır üzeredir: Şunlar Kur'ân okuyorlar, Allah'a dua ediyorlar, Allah (taleplerini) dilerse onlara verir, dilemezse vermez. Bunlar ise öğrenip öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim!" buyurdular ve ilim halkasına oturdular."(Dâvud)
Ecdadımızla aramızda uçurumlar kurmak yerine daha da yakınlaşabiliriz Osmanlıcayı öğrenerek.Bir yerlere gittiğimizde tarihi bir mekanda yazan Osmanlıcayı okuyarak bu vatana ve atalarımıza karşı borcumuzu ödeyebiliriz…Osmanlıcayla kalın,selamlar…
Sena Aydın


etiketler ,

Copyright © 13 Ramazan 1433 Patla Bizans Tüm Hakları Saklıdır. Theme by Laptop Geek . | Bloggerized by FalconHive .